AYIN MAKALESİ


Hak Dostlarından Hikmetler İmâm-ı Rabbânî (r.aleyh) -2-

HAK DOSTLARINDAN HİKMETLER
İmâm-ı Rabbânî (r.aleyh) -2-
İmâm-ı Rabbânî Hazretleri buyurur:
“Fazîlet, Efendimiz (s.a.)’in şerefli Sünnet’ine uymaya; meziyet de O’nun getirdiği şerîati yaşamaya bağlıdır. Meselâ, Sünnet’e ittibâ niyetiyle öğle uykusuna yatmak, Sünnet’e muhâlif (bir şekilde îfâ edilen) pek çok nâfile ibadetten daha fazîletlidir… Allâh’ın emrine uyarak verilen zekâtın bir lirası, kendi arzusu istikâmetinde (şahsî ve nefsânî niyetlerle karışık olarak) harcanan dağlar kadar altından çok daha kıymetlidir.”1
[Mü’minin vazifesi; Allâh’ın emirlerini, sırf Allah emrettiği için ve Rasûlullah Efendimiz’in tatbik ettiği şekilde îfâ etmektir. Bu hususta -iyi niyetle bile olsa- şahsî görüşüyle hareket edip Sünnet’in dışına çıkmak, kulu yanlışlara sürükler. Bunun için hangi sâlih amelin ne zaman, nasıl, ne ölçüde ve ne şekilde tatbik edileceğini, Sünnet’ten öğrenmek gerekir.
Nitekim hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur:
“Sünnet’e uygun az bir amel, bid’at olan çok amelden hayırlıdır. Kim benim (Sünnet’imle) amel ederse bendendir, kim Sünnet’imden yüz çevirirse benden değildir.” (Abdurrezzâk, Musannef, XI, 291)
Şu hâdise, bu hakîkati ne güzel izah eder:
Tâbiîn neslinin büyük âlimlerinden Saîd bin Müseyyeb (r.aleyh), ikindiden sonra, fazla olarak iki rekât namaz kılan bir kişi gördü. (Kerahat vakti nâfile namaz kılan bu zâtın yaptığından hoşlanmadı.) Namaz kılan kişi ona:
“–Ey üstad! Allah Teâlâ, namaz kıldığım için bana azâb eder mi?!” diyerek yaptığı yanlışı savunmaya kalkıştı.
Said bin Müseyyeb Hazretleri de:
“–Hayır! Cenâb-ı Hak sana namaz kıldığın için değil, lâkin Sünnet-i Seniyye’ye muhâlefet ettiğin için azâb eder!” buyurdu. (Dârimî, Mukaddime, 39/442)
Bu hususta Fudayl bin Iyâz Hazretleri de şöyle buyurmuştur:
“Şayet bir amel ihlâsla yapılır da doğru olmazsa kabul edilmez. Doğru olur ancak ihlâslı olmazsa, yine kabul edilmez. Tâ ki, hem ihlâslı ve hem de doğru olana kadar. İhlâs, onun Allah için yapılması; doğru olması da Sünnet üzere olmasıdır.”
Dolayısıyla amellerimizin Cenâb-ı Hakk’ın rızâsına uygun olmasını istiyorsak, hem kalbimizdeki niyetin hâlis olmasına, hem de o ameli Sünnet’teki tarifine uygun şekilde îfâ etmeye gayret göstermeliyiz.
Meselâ Peygamber Efendimiz (s.a.) farz namazları müteâkip 33 defa “sübhânallah”, 33 defa “el-hamdü lillah” ve 33 defa “Allâhu ekber” tesbihâtında bulunmayı tavsiye buyurmuştur. Biz bunu daha fazla sevap kazanalım diye 34’e çıkaramayız. Böyle bir hareket, “takvâ” tezâhürü değildir. Bilâkis kendi görüşümüzü Allah Rasûlü’nün tavsiyesinin önüne koymak gibi büyük bir cür’ettir. Hâlbuki âyet-i kerîmede:
“…Allah ve Rasûlü’nün önüne geçmeyin!..” (el-Hucurât, 1) buyrulmaktadır. Yani bir hususta Allah ve Rasûlü’nün açık bir tâlimâtı varken kendi görüş ve ölçülerini -hâşâ- Kitap ve Sünnet’ten daha doğru görmek, gaflet ve dalâletin en dehşetlisidir.
Nitekim İmâm Mâlik Hazretleri’ne bir kimse;
“–Nereden ihrâma gireyim (niyet edeyim)?”2 diye sormuştu. İmam Mâlik Hazretleri, Sünnet’e uygun olan mahalli, yani Rasûlullah (s.a.) Efendimiz’in ihrâma girdiği Zülhuleyfe mevkiini tavsiye etti. Ancak o kimse:
“–Ben Mescid-i Nebevî’den ihrâma girmek istiyorum.” deyince İmâm Mâlik Hazretleri bundan nehyetti. O kimse tekrar:
“–Kabr-i şerîfin yanından, mescidden ihrâma girmek istiyorum.” diye ısrar etti. İmâm Mâlik Hazretleri:
“–Öyle yaparsan senin fitneye düşmenden korkarım.” dedi. Adam şaşırarak:
“–Ey İmâm! Fitne bunun neresinde? Ben daha uzak mesâfe ekliyorum.” deyince İmâm Mâlik Hazretleri şu hikmetli cevâbı verdi:
“–Rasûlullah (s.a.)’in eksik bıraktığı bir fazîlete ulaştığını düşünmenden daha büyük fitne mi olur? Allah Teâlâ; «…O’nun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir belâ gelmesinden veya kendilerine çok elemli bir azap isâbet etmesinden sakınsınlar.»3 buyurdu.” (Şâtıbî, İ’tisâm, I, 97)
Görüldüğü üzere sâlih amellerde bile haddi aşmamak îcâb eder. Rûhî bir coşkunlukla aşırı tavırlara girmek, “dindarlık ve takvâ” zannedilmemelidir. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.), böyle bir iştiyakla senenin her gününde oruç tutmak isteyen bir sahâbîyi bundan men etmiş, sahâbînin ısrarı üzerine de ona en fazla Hazret-i Dâvûd’un orucunu, yani bir gün tutup bir gün tutmamayı tavsiye etmiştir. Nitekim bu sahâbî ihtiyarladığında bu vazifeleri yapmakta zorlandığı için, vaktiyle Allah Rasûlü’nün kendisine tanıdığı ruhsatlara uymadığı için pişmanlığını dile getirmiştir.4
Bu bakımdan gerçek dindarlık ve takvâ, Efendimiz’in tâlimatlarını, tam da O’nun buyurduğu minvalde yerine getirmektir. Tıpkı bir ilâcın dozajına riâyet gibi, asıl fayda, Efendimiz’in tâlimâtına tam teslîmiyette gizlidir.
Mü’minin kendi görüş ve düşüncesiyle sâlih amellerde aşırıya kaçması nasıl yanlışsa, bunun aksine, azaltmaya gitmesi de öylece yanlıştır. Yani 33’er tesbih tavsiyesi dururken “Bana 32 de yeter.” diyemeyiz. Bu hususta da Yûnus (a.s.)’ın başına gelenleri unutmamak îcâb eder:
Yûnus (a.s.), ilâhî tâlimat gereği kırk gün tebliğ edeceği yerde, otuz yedinci günün sonunda, hâlâ îmâna gelmeyen kavmine öfkelenerek tebliği bıraktı. Hâlbuki Cenâb-ı Hakk’ın verdiği mühletin dolmasına, daha üç gün vardı. Fakat Yûnus (a.s.) ümitsizliğe kapılıp oradan ayrıldı. Bindiği bir gemide yaşanan bâzı hâdiselerin ardından hatâsını anladı, fakat gemiden suya atıldı. Hatâsının pişmanlığı içinde kendini kınayıp dururken bir balık tarafından yutuldu. Yûnus (a.s.), balığın karnında tevbe-istiğfâr etti, zikir ve tesbîh ile meşgul oldu. Âyet-i kerîmelerde bu hâl şöyle beyân edilmektedir:
“…(Ve) karanlıklar içinde (Yûnus, pek üzgün bir şekilde hâlini Rabbine şöylece arz etti): «Sen’den başka hiçbir ilâh yoktur. Sen’i tenzîh ederim. Gerçekten ben, zâlimlerden oldum!»” (el-Enbiyâ, 87)
“Eğer Allâh’ı tesbîh edenlerden olmasaydı, tekrar dirilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.” (es-Saffât, 143-144)
Demek ki Allâh’ın emirlerine tam bir sabırla itaat etmek şarttır. Nitekim Cenâb-ı Hak, yine Yûnus (a.s.)’dan misal vererek şu îkazda bulunmaktadır:
“Sen Rabbinin hükmünü sabırla bekle! Balık sahibi (Yûnus) gibi olma! Hani O, dertli dertli Rabbine niyâz etmişti. Şayet Rabbinden ona bir nîmet yetişmemiş olsaydı o, mutlakâ, kınanacak bir hâlde ıssız bir diyâra atılacaktı.” (el-Kalem, 48-49)
Görüldüğü üzere makbul bir kulluk, emredileni -ne bir eksik ne bir fazla- emredildiği gibi dosdoğru yapabilmeye bağlıdır. Zira sâlih amellerden maksat, o amellerin kendisi değil, o ameller vesîlesiyle Allah ve Rasûlü’ne arz edilecek olan teslîmiyet, muhabbet ve bağlılıktır. Bunun içindir ki Cenâb-ı Hak, Rasûl’üne tam bir teslîmiyetle itaat etmemizi emretmektedir. Âyet-i kerîmede buyrulur:
“Ey îmân edenler! Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasûlü’ne uyun. Ve bilin ki Allah, kişi ile onun kalbi arasına girer...” (el-Enfâl, 24)
Hazret-i Ali (r.a.)’ın şu sözleri, gönlündeki Hazret-i Peygamber’e bağlılık ufkunun yüceliğini ne güzel ifâde etmektedir:
“Siz, Hazret-i Muhammed Mustafâ (s.a.) Efendimiz’in Sünnet’inden daha fazîletli ve daha güzel başka hiçbir şeye ittibâ edemez, ondan daha iyi bir şeyin peşinden gidemezsiniz!”5
“Biz, Rasûlullah (s.a.) Efendimiz’in ayağa kalktığını gördük, biz de kalktık, oturduğunu gördük, biz de oturduk.”6
İşte sahâbe-i kirâm, Allah Rasûlü’nün emirlerindeki hikmeti bilsin veya bilmesin, O’na tam bir teslîmiyetle itaat eden Peygamber âşıkları idiler. Onlardan biri olan Abdullah ibn-i Ömer (r.a.) Peygamber Efendimiz’in bir çeşmeden su içtiğini görmüş, o da zaman zaman o çeşmeye giderek su içmiş; Efendimiz’in bir ağacın altında gölgelendiğini görmüş, o da ara sıra o ağacın altında gölgelenmiş; yine Efendimiz’in mübârek sırtını bir kayaya yaslayıp biraz oturduğunu görmüş, o da bazen uğrayıp o kayaya sırtını vererek bir müddet oturmuş; bu davranışlarının hikmetini ifâde sadedinde de:
“Biz Hazret-i Muhammed (s.a.)’i ne yaparken gördüysek aynen O’nun gibi yaparız.”7 buyurmuştur.
Bizler de ashâb-ı kirâmı örnek alarak, günümüzde en çok düşülen hatâlardan biri olan “sünnetleri önemsiz görmek” hastalığından şiddetle sakınmalıyız.
Zira Cenâb-ı Hak, Peygamber Efendimiz hakkında:
“(Şüphesiz Sen) dosdoğru bir istikâmet üzerindesin.” (Yâsîn, 4) buyuruyor. Dolayısıyla bizler için de en doğru istikâmet; sahibinden hiçbir zaman ayrılmayan bir gölge gibi, Allah Rasûlü’nün nurlu izinde yürümek ve gücümüz yettiğince O’na benzemeye gayret etmektir.
Allah Rasûlü’ne tam bir sadâkat ve teslîmiyetle itaat eden Hazret-i Osman (r.a.)’ın şu hâli ne kadar muhteşemdir:
Allah Rasûlü (s.a.), Mekkeli müşriklerle yapılan Hudeybiye Anlaşması öncesinde Hazret-i Osman’ı, elçi olarak Mekke’ye göndermişti. Hazret-i Osman (r.a.), mü’minlerin niyetlerinin umre yapıp dönmek olduğunu anlattıysa da müşrikler izin vermediler. Ayrıca onu göz hapsine alarak:
“–İstiyorsan bir tek sen Kâbe’yi tavâf edebilirsin!..” dediler.
Bütün müslümanlar tavaf hasretiyle yanıyor, Kâbe gözlerinde tütüyordu. Hattâ bâzıları, Hazret-i Osman’ın Kâbe’yi tavâf edeceğini düşünüp ona gıpta ediyorlardı. Fakat kendisini Allah ve Rasûlü’ne adamış olan o mübârek sahâbî, muhteşem bir sadâkat dersi vererek şöyle dedi:
“–Hazret-i Peygamber Kâbe’yi tavâf etmedikçe ben de edemem! Ben Beytullâh’ı ancak O’nun arkasında ziyaret ederim. Allah Rasûlü’nün kabûl edilmediği bir yerde ben de yokum...” (Ahmed, IV, 324)
Yani Hazret-i Osman (r.a.), gönlü Kâbe hasretiyle kavrulmasına rağmen, Allah Rasûlü’ne olan kalbî bağlılığı sebebiyle, Kâbe’yi tavaf etmekten kendini alıkoydu. Bir ibâdet husûsunda bile olsa, Allah Rasûlü’nün önüne geçmekten teeddüb etti. Zira o güzîde sahâbînin Allah Rasûlü’ne olan sadâkat, teslîmiyet ve muhabbeti bunu gerektiriyordu. “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96) hadîs-i şerîfini, böylesine yüksek bir keyfiyette anlayıp yaşıyordu. İşte gerçek bir muhabbet de; iki kalp arasındaki bir cereyan hattıdır. Farklı bedenlerde, aynı yürekle yaşamak ve aynı gönül hassasiyetlerini paylaşabilmektir.
Öte yandan, Hudeybiye’de bekleyen mü’minlere Hazret-i Osman’ın şehîd edildiği şâyiası ulaşınca, Allah Rasûlü (s.a.) de onun bu sadâkatine, daha muhteşem bir sadâkatle karşılık vererek, gerekirse müşriklerle harbetmek üzere ashâbından bey’at aldı. Sonra, bir elini diğer elinin üzerine koyup:
“Allâh’ım, bu bey’at da Osman içindir. Şüphesiz o, Sen’in ve Rasûl’ünün hizmetindedir.”8 buyurarak ona olan îtimad ve muhabbetini izhâr etti. Derken müşrikler, anlaşma yapmak üzere elçi gönderdiler. Ardından da Hazret-i Osman (r.a.) sağ-sâlim döndü.
Demek ki Allâh’ın rızâsını ve Rasûl’ünün muhabbetini celbeden; kulun gönlündeki sadâkat, muhabbet, teslîmiyet ve itaatidir. Bu hususlardaki noksanlığın açacağı boşluğu hiçbir şey dolduramaz. Bu sebeple, Allah ve Rasûlü’nün emirlerine riâyette çok dikkatli olmak gerekir. Hâl ve şartların gerektirdiği şekilde, daha mühim olan bir işi, mühim olana tercih ederek, firâset ve basîretle hareket etmek gerekir. Bu hususta güzîde sahâbîlerden Abdullah bin Revâha’ya Peygamber Efendimiz’in yaptığı şu ihtar ne kadar mânidardır:
Rasûlullah (s.a.) Efendimiz, Abdullah bin Revâha (r.a.)’ı bir müfreze içinde göndermişti. O gün Cuma idi. Arkadaşları, (Efendimiz’in emrettiği şekilde) sabah erkenden yola çıktı, kendisi ise geri kaldı. İçinden:
“Allah Rasûlü (s.a.) ile namaz kılar, sonra arkadaşlarıma yetişirim.” dedi. Namazı kıldığında, Allah Rasûlü (s.a.) onu gördü ve:
“–Neden arkadaşlarınla erkenden gitmedin?” diye sordu. Abdullah bin Revâha (r.a.):
“–Sen’inle namaz kılıp sonra onlara yetişmek istedim.” deyince Efendimiz (s.a.) ona şu îkazda bulundu:
“–Yeryüzündekilerin tamamını infâk etsen, onların o erken çıkışlarındaki fazîleti elde edemezsin!” (Tirmizî, Cuma, 28/527; Ahmed, I, 256; Beyhakî, III, 187)
Abdullah bin Revâha (r.a.) ki, Akabe bey’atlarında bulunmuş, Mûte Harbi’nde, Allah Rasûlü’nden şehîd olacağı müjdesini alarak büyük bir iştiyakla muhârebeye katılmış, malını beytü’l-mâle, canını da Cenâb-ı Hakk’a takdîm ederek Cennet-i A‘lâ’ya uçmuş olan güzîde bir sahâbîdir. İşte bu güzîde sahâbî, Rasûlullah Efendimiz’le biraz daha beraber olabilmek gibi iyi bir niyetle bile olsa, Peygamber emrine itaatte geciktiği için Efendimiz’in gönlünü mahzun etmiş ve bu îkâza muhâtap olmuştur.
Bu sebeple Allah ve Rasûlü’nün emirleri, -hikmeti bilinsin veya bilinmesin- emredildiği şekliyle ve geciktirilmeden îfâ edilmelidir. Rasûlullah Efendimiz’in bir hususta açık bir emri dururken, kendi kendine -velev ki iyi niyetle bile olsa- başka bir karar almak, böylesine ciddî bir kayba sebep olabilmektedir.
Emre itaati unutturan aşırı heyecanların veya emre itaatten alıkoyacak derecedeki aşırı edeplerin de bir nevî isyan mesâbesinde olduğu unutulmamalıdır. İnsan kendi zannıyla hareket ettiğinde, bâzen doğru yaptığını düşünerek bu tip hatâlara sürüklenebilir. Bu yüzden hiçbir zaman Allah ve Rasûlü’nün önüne geçmemek, yani Kitap ve Sünnet’in apaçık hükümleri dururken “bana göre” dememek gerekir.]
İmâm-ı Rabbânî Hazretleri buyurur:
“Teheccüd namazını çok kıymetli tut! Şefâat makâmı olan Makâm-ı Mahmûd’dan nasîb almak isteyenler, teheccüd namazını hiç kaçırmasınlar!”9
[Âyet-i kerîmede buyrulur:
“Gecenin bir kısmında, sadece Sana mahsus bir fazlalık olmak üzere teheccüde kalk, (Kur’ân, namaz ve zikirle meşgul ol)! Umulur ki Rabbin Sen’i Makâm-ı Mahmûd’a eriştirir.” (el-İsrâ, 79)
Teheccüd namazı, Rasûl-i Ekrem (s.a.) Efendimiz’e mahsus bir farzdır. Bizler içinse mühim bir sünnettir. Cenâb-ı Hak, Habîb’ine teheccüdü emrederek seherleri namaz, Kur’ân ve zikirle ihyâ etmesine mukâbil, O’nu Makâm-ı Mahmûd/övgüye lâyık bir ulvî makâm ile müjdelemiştir.
Makâm-ı Mahmûd; gelmiş geçmiş bütün insanların gıpta edecekleri, mahşer ehline şefaat makâmıdır.10
Efendimiz (s.a.), teheccüde çok ayrı bir ehemmiyet vermiştir. Gerek mukîm iken, gerekse sefer hâlindeyken onu hiç ihmâl etmemiş, çok sevdiği güzîde sahâbîlerini de bu ibâdete teşvik etmiştir.
Nitekim bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır:
“Ümmetimin en şereflileri, hamele-i Kur’ân (yani Kur’ân hizmetinde bulunan hâfızlar) ve devamlı olarak gece ibadetine kalkanlardır.” (Münâvî, I, 522)
Yine bir seferinde Rasûlullah (s.a.) Efendimiz, Abdullah bin Amr bin Âs’a şu tavsiyede bulunmuştur:
“–Ey Abdullah! Falan adam gibi olma! Çünkü o, gece ibadetine devam ederken artık kalkmaz oldu.” (Buhârî, Teheccüd, 19)
Amr bin Abese (r.a.) da şöyle anlatır:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Vakitler içinde Allâh’a yakınlık bakımından, diğerlerine göre daha fazîletli olan bir vakit var mıdır?” diye sordum.
“–Evet, Rabbin kula en yakın olduğu vakit, gecenin son kısmının ortasıdır. Eğer o saatte Allâh’ı zikredenlerden olmaya gücün yeterse ol! Çünkü (o saatte) namaz meşhûddur (melekler o esnâda hazır bulunurlar).” buyurdu. (Nesâî, Mevâkîtü’s-Salât, 35)
Hak dostlarından Bâyezîd-i Bistâmî (r.aleyh) küçük yaşta Kur’ân-ı Kerîm okumaya başlamıştı. “Ey örtünüp bürünen! Birazı hâriç, geceleri kalk, namaz kıl!”11 âyet-i kerîmesine gelince babasına:
“–Babacığım, Cenâb-ı Hak burada kime hitâb ediyor?” diye sordu. Babası da:
“–Yavrucuğum, Cenâb-ı Hak burada Rasûlullah (s.a.) Efendimiz’i kastediyor. Rabbimiz daha sonra Tâhâ Sûresi’nde bu hükmü hafifletti.” dedi.
Bâyezîd okumaya devam edince;
“(Rasûlüm!) Sen’in, gecenin üçte ikisine yakın kısmını, yarısını ve üçte birini ayakta ibadetle geçirdiğini ve beraberinde bulunanlardan bir topluluğun da (böyle yaptığını) Rabbin elbette biliyor…”12 âyet-i kerîmesine geldi:
“–Babacığım, ben gece ibadete kalkan bir grup insandan bahsedildiğini işitiyorum!” dedi. Babası:
“–Evet yavrum, onlar Rasûlullah (s.a.) Efendimiz’in ashâbıdır.” dedi.
Bunun üzerine Bâyezîd (r.aleyh):
“–Babacığım, Rasûlullah (s.a.) ve ashâbının yaptığı bir şeyi terk etmekte ne hayır olabilir ki?!” dedi.
O günden sonra babası gecelerini ibadetle geçirmeye başladı.
Bir gece Bâyezîd (r.aleyh) uyandı ve:
“–Babacığım, bana da namazı tâlim et ki seninle birlikte namaz kılayım!” dedi.
Babası ise:
“–Uyu, sen daha küçüksün!” dedi.
Bâyezîd (r.aleyh) şu karşılığı verdi:
“–Babacığım, kıyâmet günü insanlar amellerini görmek için mezarlarından kalkıp bölük bölük huzûr-i ilâhîye vardıkları zaman,13 Rabbim bana;
«–Dünya hayatında ne amel işledin ey kulum?» diye sorduğunda ben de:
«–Ey Rabbim! Babama; “Bana namazı öğret, seninle birlikte namaz kılayım!” dedim, o ise bana; “Uyu, sen daha küçüksün!” dedi.» diyeceğim.”
Bunun üzerine babası:
“–Hayır, vallâhi böyle söylemeni istemem!” dedi ve oğluna namazı tâlim etti. Bundan sonra Bâyezîd Hazretleri de çocuk yaşında geceleri hep kalkar ve teheccüd namazı kılardı.14
Yine Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri şöyle buyurmuştur:
“Geceler gündüz hâline gelmeden bana hiçbir sır fetholunmadı.”
Ne zaman ki mü’min, seher vakitlerini Allah ve Rasûlü’nün tavsiyeleri istikâmetinde gâyeli kullanabilirse, gecesi gündüzünden daha aydınlık olur. Gecelerin feyz ve rûhâniyet dolu iklîminden lâyıkıyla istifâde edebilmek için, seherlerin gönül feyzini bütün güne taşıyıp gündüzleri de mâsiyetten sakınmak îcâb eder. Nitekim seher vaktinde uyanamadığından yakınan birine İbrahim Edhem Hazretleri:
“Gündüzleri Hakk’a isyân etme ki, geceleri O seni huzûrunda bulundursun.” buyurmuştur.
Hasan-ı Basrî Hazretleri de:
“Gece ibadetine kalkmak, günahlar altında ezilen kişiye ağır gelir.” îkâzında bulunmuştur.
Demek ki gece ibâdetine gösterilen rağbet, gönüllerdeki aşk-ı ilâhînin şiddeti nisbetindedir. Seherleri ibadetle ihyâ etmek, kulun Rabbine duyduğu hâlisâne muhabbet ve tâzîmin en güzel bir ifâdesidir. Bunun içindir ki seherleri ihyâ, meşhur tâbiriyle; “Her kişinin değil, er kişinin kârıdır.”
Cenâb-ı Hak da, seher vakitlerinde tatlı uykularını bölerek ibâdet eden bahtiyar kulları hakkında şöyle buyurur:
“Şüphesiz ki Allâh’a isyandan sakınanlar, Rab’lerinin kendilerine verdiğini alarak Cennetlerde ve pınar başlarında bulunacaklar. Kuşkusuz onlar, bundan önce dünyada güzel davrananlardı. Geceleri pek az uyurlardı. Seher vakitlerinde de istiğfâr ederlerdi. Mallarında, muhtaç ve yoksullar için bir hak vardı.” (ez-Zâriyât, 15-19)
Mübârek Ramazân-ı Şerîf gecelerindeki sahurlar da, bir nevî “seherleri ihyâ fazîleti”ni şahsiyetimize kazandırma vesîlesidir. Cenâb-ı Hakk’ın lûtfettiği senelik temrinler/alıştırmalar mâhiyetindedir.
Yine Ramazân-ı Şerîf, Cenâb-ı Hakk’ın ümmet-i Muhammed’e husûsî bir ikramı olarak 83 senenin fazîletine sahip Kadir Gecesi’ni içinde bulundurması cihetiyle de, eşsiz bir mânevî kazanç mevsimidir…
Bizler de; “Her gördüğünü Hızır, her geceni Kadir bil!” düstûruyla, seherleri ihyâ fazîletini Ramazân-ı Şerîf’le birlikte bütün bir yıla yaygınlaştırabilirsek, -inşâallah- ömrümüz feyiz ve rûhâniyet dolu bir Ramazan iklîmine dönüşür.
Rabbimiz, Ramazân-ı Şerîf’ten, günahlarımızdan arınmış olarak tertemiz çıkabilmeyi nasîb eylesin. Ramazân-ı Şerîf’in feyz ve rûhâniyet iklîminde bir hayat yaşayıp son nefesimizi de ebedî saâdete açılan bir bayram sabahının huzuru içinde verebilmemizi, lûtf u keremiyle ihsan buyursun.
Âmîn!..

Osman Nuri TOPBAŞ

Temmuz 2013 Altınoluk Dergisi


Dipnotlar: 1) Bkz. İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât, I, 418, no: 114. 2) İhram yasaklarının başladığı mîkat mahallinden önce de ihram örtüleri giyilebilir. Fakat bu, ihrâma girmek değildir. İhrâma girmek, mîkat mahallinden önce veya mîkat mahallinde ihram örtülerine sarınıp “ihrâma niyet etmek”tir. İhram yasakları da bu niyetin ardından başlar. Bu hâdisede “ihrâma girmek” tâbiriyle kastedilen de; ihram yasaklarını başlatan “ihrâma niyet etmek”tir. 3) en-Nûr, 63. 4) Bkz. Buhârî, Savm 55, 56, 57, Teheccüd 7, Enbiyâ 37, Nikâh 89; Müslim, Sıyâm 181-193. 5) Ahmed, I, 121. 6) Ahmed, I, 83. 7) İbn-i Mâce, İkāme, 73; Ahmed, II, 65, 94; IV, 78. 8) Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 7. 9) Kişmî, Berekât, s. 291. 10) Bkz. Rûhu’l-Beyân, c. 11, sf. 239, Erkam Yayınları, 2010. 11) el-Müzzemmil, 1-2. 12) el-Müzzemmil, 20. 13) Bkz. ez-Zilzâl, 6. 14) Sefîrî, el-Mecâlisü’l-Va‘zıyye, II, 293.

Merkezsev Merkez Selçuklu Hizmet ve Eğitim Vakfı`nın resmi web sitesidir.
© 2012 Tüm Hakları Saklıdır. İzinsiz Kullanılamaz.
ADRES :Işıklar Mahallesi, Malas Caddesi No: 23 SELÇUKLU / KONYA
Telefon : 0332 237 00 10
Faks : 0332 235 89 89
E-posta : bilgi@merkezsev.org.tr